Ferhan Şensoy ‘un antremanda olmak adına günde 2 sayfa deneme, hikaye artık o an canı ne çekiyorsa karaladığını söylediğini biliyorum. Bu kitap da üstadın bu zamanlarda oluşturduğu yazılarının derlenmiş bir hali.
Bu sefer yazıların tadı biraz farklı geldi bana itiraf etmeliyim. Bir kavga hissettim bugün ile Ferhan Şensoy arasında. Teknolojiye bok atmak vardı yazılarında, yalnızlık yerine düşmanı bellemişti. Ben halen buradayım duygusunun ağır bastığı yazılardı bunlar. Biliyorum kelime oyunları yine müthişti, yine klasik Ferhan Şensoy kalıpları vardı. Özlem giderdik kabul de bir şeylerin eksik olduğunu tek hisseden ben miydim?
Diyalektiğin dibi yosunlu, reenkarnasyon, izmaritin, demlenen kuş ne güzel hikayelerdi. Eksikliğin ne olduğunu bilemesem de ustanın karaladıklarını yayınlamaya devam ettirmesini çok isterim, umarım bundan vazgeçmez.
Öyküyle deneme arasında gidip gelen geziperver yazılar buınlar. Ya da öykü türünde açık denizler özleyen, birbirlerinden çok bağımsız metinler ve fakat bütünde buluşuyorlar; insanı çerçeveleyen eşya, nebatat, hayvanlar kendi gözlerinden değerlendiriyorlar bildiğimiz, kendini çok cinfikir sanan salak insanoğlunu.
Kitabı okumak isteyenlere kitap hakkında bilgiler:
Yazar: Ferhan Şensoy || ORTAOYUNCULAR YAYINLARI || Liste Fiyatı: 10,00 TL. || Yayın Yılı: 2010 || İthal Kağıt || 13,5×21 cm|| Karton Kapak || ISBN:9757904120

Fâtih.
Gelmiş geçmiş en büyük ve en renkli hükümdar.
Kültürlü.
Asker.
Matematik ve diğer müspet ilimlere meraklı.
Doğu dillerini bilir.
Batı dillerini bilir.
Sultan.
Ve şair.
Avni.
Aruzu kullanmakta usta.
Gazzeleri daha meşhur.
“Fâtih olmasaydım Ulubatlı Hasan olurdum,” diyebilen bir ruh kahramanı.
Fâtih!.
Kitabı okumak isteyenlere kitap hakkında bilgiler:
Yazar: Prof. Dr. İskender Pala || KAPI YAYINLARI || Liste Fiyatı: 14,00 TL. || Yayın Yılı: 2010 || İthal Kağıt || 13,5×19,5 cm || Karton Kapak || ISBN:6054322190
Bir rüyadan daha uyandım. Beni şaşırtmadı, alışkınım rüyalarımdan uyanmaya. Sadece biraz hüzün, belki de biraz keşkeler, belkiler, acabalar… Bu satırları yazarken ‘Kırık Vals’ eşlik ediyor bana.
“Kirpiklerinde bir çiğ tanesi olsam
Ansan o bahçeyi, rüzgârı çağırsan
Mevsim suluboya olsa
Günlerden mercan
İşte sanki o an
Nubar terziyan sırtımı okşar
Eski filmler hâlâ o bahçede
Siyah beyaz ağlar”
Geçmiş rüyalarımı, pişmanlıklarımı, benliğimi, en çok da küçük şeylerden mutlu olmayı öğrendiğimi, insanlığımı hatırlatıyor. Her notanın bir değeri var kalbimde, içimdeki sessizliği anlamlı kılan kendine özgü ezgisi var.
“Çiçek dürbünüydü ebruli sokaklar
Kederli olsa da, güzeldi çocuklar
Sümbülleri çoktan küstürdük
Güller perişan
Kırıldı valsimiz tam ortasından
Baktık uzaktan
Sıla olduk birbirimize
Şimdi herkes perişan”
Dökülen gözyaşlarının bedeli tuzlu suyla ödenmiyor, düştüğü yerde iz bırakıyor. Derin bir öf çekiyorum, yaramı yine gizleyerek sokaklarda yerimi alıyorum. Hayat devam ediyor, ne kadar acı bir söz değil mi?
“Arkadaş ıslıkları titretse camları
Yepyeni bir rüyayla kamaşsa gözlerimiz
Başka bir dünyanın mümkünlerini,
Savura savura yüreği kavuran hatıraların küllerini
Araya araya olur a buluruz
Yaralı veda günlerinin sönen ümitlerini”
Neyseki aniden hayatımı tekrar anlamlı kılan umudu hissediyorum! Dünün hesabı yarına kalsın, bugün benim günüm!
Rıza Selçuk Saydam
Haziran, 2010
(daha fazla…)
Kitap okumak çok meşakatli bir yol. Okunması gereken klasikler, insanı yüceltecek özel öneriler, kişisel keşifler ve toplumdan kopmamak adına okunan popüler kültür kitaplarıyla insanın yolunu kaybetmesi gayet mümkün olan bir derya. Ben bunun dengesini kurmakta oldukça zorluk çekiyorum, bunu itiraf etmeliyim.
Yolunu kaybetmek diyerek anlatmak istediğim şeyi açıklama gereği duyuyorum. Her kitabın faydalı olduğuna inanıyorum fakat belirli bir tarzda uzmanlaşma amacı taşımadan benzer kitaplar okunursa körelme yaşanacaktır. Sürekli aynı konulara ilgi göstermenin sonucu aynı bakış açısıyla defalarca bir nesneye bakmaktan farksız olmakta. İşte günümüz popüler kültür kitaplarından özellikle tarih konusunu ele alanlarında bu tehlikeyi görmekteyim.
Belirli bir seviyeye erişmemiş, gelişme düzeyindeki küçüklerimize hitaben yazılan, sürekli benzer konuları sözde milliyetçilikle işleyen kitaplar bunlar. Bunlardan biri olan ‘Geçmişe Mazi Derler’ adlı kitap küçüklerimiz için tehlikeli bilinçaltı etkiler barındırıyor. Yaptıkları bilmem kaç yüzyıl önce batıda ne gibi pislikler olduğunu göstermek, biz onlardan üstünüz şeklinde sonuç çıkartılabilecek her türlü bilgiyi hakaretlerle bezeyerek körpe beyinlere aşılamaktır.
Dikkat edilecek olursa çeşitli dallarda devrimsel çalışmalar yapmış Freud gibi isimlerin birçok yerde aşağılandığı göreceksiniz. Günümüz dünyasında batının bilimsel ilerleyişinde kısmen geride kalmışlığımızdan bahsedilmeyen ve nasıl bu çağdaşlık seviyesinin üstüne çıkabileceğimiz konusunda çözüm yolları getirmek yerine, bir zamanlar onlar gerideydi diyerek tarihin sadece gurur okşayıcı taraflarından bahsedilen ve dolayısıyla bırakın objektif tutumu, tam anlamıyla taraflı bir yaklaşımı olan hatta öyle ki kimi yanlışlarımızı da doğru göstermeye çalışan bir kitap.
47 adet neredeyse her vatandaşımız tarafından bilinen tarihi olayları birkaç satır arasına belge sıkıştırdıktan sonra ‘belgeriyle gerçek tarih yorumlaması’ gibi bir slogan uydurup, benzer cümlelerle, aynı hikayeyi birkaç yerde yinelerek edebiyattan yoksun olmasının yanında tarihçi sıfatından da yoksun halde, siyasileşen içerik barındırarak, bizi yücelten değerlerden bahsetmek yerine batıyı kötüleyen ögelerden bahsetmeyi seçmiş acizce debelenen Ahmet Sarbay kitabıdır.
Tarih bu değil, nedir derse sayın yazar gelsin kendisine şanlı tarihimizi anlatayım.
Kitabı halen okumak isteyenlere kitap hakkında bilgiler:
Yazar: Ahmet Sarbay || BABIALİ KÜLTÜR YAYINCILIĞI || Liste Fiyatı: 12,50 TL. || Yayın Yılı: 2003 || İthal Kağıt || 13,5×21 cm || Karton Kapak || ISBN:9758486519
Uzun zamandır bahsetmek istediğim bir konu var; kendim. Nasıl oldu da kemdim oldum? Ben bu yolda sürükleniyor muydum yoksa bu yolda yürümek benim tercihim miydi? Binlerce sorum var kendime, en ağırı da eğer sürükleniyorsam ve yolumu çizebileceğim seçeneklerim varsa neden cesaret edemediğimdir.
Düşünüyorum da hiçbir zaman işte ben büyüdüğümde bu adam olacağım demedim. Ben başkası olmayı seçmek istemedim sadece. Benden önce üzerinde yürünmüş bir yol hem benim değildi, hem de yürünemeyecek kadar dar. Sıradışı bir kalıp olmayı da seçemezdim, benim kalıplarla işim yoktu.
Düşlerimin, hayallerimin çizdiği yolun sonunda gerçek vardı. Elbette ki düz bir yol değildi. İşin kötü yanı tam olmak istediğim yerdeyken elimde hiçbir şeyin olmadığını anladığım zamanlar oldu, gerçeğimi kaybettim, kazıklandım, düştüm. Kalkabilmek her zaman kolay değildi ama birkez daha güvenmek işte buna alışamadım ben, sonra da yalnızlığa.
Bu gün dönüp arkama bakmak istedim sadece. Cevap alamayacağımı bildiğim sorularla en azından yüzleşmekti amacım. Gün geçtikçe dışardan sessizleşiyor gibi görünüyor olsam da içeride güçleniyor sesim. Canımın yakılmasına alıştım da tek öğrenemediğim bu sessizlikte, yalnızlığın sessizliğinde duyduğum düşüncelerimin sesinden kendimi yiyip bitirmemden kurtulamamak.
Yalnızlığın sessizliğiyle yaşayabilmek iyi ya da kötü değil; zor.
Rıza Selçuk Saydam
Haziran, 2010
İhsan Oktay Anar’ın helezonî (sarmal) kurgusu ile Descartes’in ünlü sözü “Düşünüyorum öyleyse varım.”, “Düşlüyorum öyleyse varım.”a dönüşür. İstanbul ‘da 1681-1684 yılları arasında vuku bulan roman teori ve pratik arasındaki çatışmayı doruk noktasına çıkarır, metafizik ve fantastik ögelerle sıradan bir adamın sıradışı öyküsünü anlatır.
Özellikle her şeyin ve hiçbir şeyin hammaddesi olarak düşünülen “boşluğun” imâli için gereken para ki maddi anlamının da ötesinde, merakın ve bilgi arayışının sembolüdür, zihinleri açacak kadar derinlikli olduğunu belirtmeliyim. Her şeyle, hiçbir şeyin bir olduğu ve karşıt kavramların (varlık-yokluk, hareket-karşı hareket, ses-sessizlik, karanlık-aydınlık) birbirine bir olacak kadar yaklaştıklarını görürüz modern zaman masalında.
“Ulema, cühela ve ehli dubara; ehli namus, ehli işret ve erbab-ı livata rivayet ve ilan, hikâyet ve beyan etmişlerdir ki kun-ı Kâinattan 7079 yıl, İsa Mesih’ten 1681 ve Hicretten dahi 1092 yıl sonra, adına Konstantiniye derler tarrakası meşhur bir kent vardı.”
Son olarak İhsan Oktay Anar ‘ın N.Y. (Novae Fulguri) için önsözde Latince yazdığı şiirin çevirisini sizlerle paylaşmak istiyorum.
“tui lucent oculi
sicut solis radii
sicut splendor fulguris
lucem donat tenebris”
“gözlerin
güneşin okları gibi parlak
aydınlatıyor karanlıkları
bir şimşek gibi çakmak çakmak”
Ne var ki ben, kendimle ilgili bazı meseleleri hâlâ çözebilmiş değilim. Rendekâr düşünüyor olmasından varolduğu sonucunu çıkarıyor. Ben de düşünüyorum, dolayısıyla varım, ama kimim? (…) Hangimiz düş ve hangimiz gerçek? Düşünüyorum, o halde ben varım. Düşünen bir adamı düşünüyorum ve onun, kendisinin düşündüğünü bildiğini düşünüyorum. Bu adam düşünüyor olmasından varolduğu sonucunu çıkarıyor. Ve ben, onun çıkarımının doğru oldupunu biliyorum. Çünkü o, benim düşüm. Varolduğunu böylece haklı olarak ileri süren bu adamın beni düşlediğini düşünüyorum. Öyleyse, gerçek olan biri beni düşlüyor. O gerçek, ben ise bir düş oluyorum.
Kitabı okumak isteyenlere kitap hakkında bilgiler:
Yazar: İhsan Oktay Anar || İLETİŞİM YAYINLARI || Liste Fiyatı: 17,50 TL. || Yayın Yılı: 2009 || İthal Kağıt || 13×19 cm || Karton Kapak || Film Hakları: Mustafa Altıoklar || ISBN:9754704724
- İsimle Ateş Arasında Pts, May 17, 2010
- Yorum Yok
- Anadolu Ateşi Pts, May 3, 2010
- 1 Yorum
- 23 Nisan’da Bu Blog Benim! Cum, Nis 23, 2010
- 1 Yorum
- Maria’nın Yıldızları Sal, Nis 20, 2010
- Yorum Yok
- Debut Paz, Nis 18, 2010
- Yorum Yok
- Yükseltin Tavan Kirişini Ustalar ~ Seymour – Bir Giriş Per, Nis 15, 2010
- Yorum Yok
Çarşamba, Ekim 21, 2009
2 Yorum