Sofie’nin Dünyası
Cum, Eyl 4, 2009
Felsefeyi öğrenmek isterim ama ders kuru kuruya gitmez, sıkılmamam için de kurgu olsun diyorsanız ki ben bunu düşünerek almıştım, almanızı önerebileceğim bir kitap. Hemen baştan söyliyeyim kitap mükemmel olsa da kurgu olsun dediğim kısmı düşündüğüm gibi değildi. Ben felsefe ile ilgili Sofie adlı genç kızın sorular sorarak tüm felsefi tarihi olmasa da büyük bir kısmı kendisinin yol alacağını düşünüyordum, fakat olay çok daha karmaşık bir kurgu halinde karşımıza çıkıyor.
Felsefe tarihini en başından özel özel ele almasına rağmen gerçekten kısa bir kitap. Yazarımız Jostein Gaarder ‘ı bu konuda tebrik etmek gerek, konuyu inanılmak bir şekilde öz olarak ele almış. Ayrıca Sabir Yücesoy ‘u da anlaşılır, yalın Türkçeleştirme konusunda tebrik etmek gerekiyor.
Kitabı genel anlamda ele aldığımızda taraflı bir bakış açısı olduğunu farketmemek imakansız. Örneği bir pazaz bana Hristiyanlık’ı anlatırsa, olaya tarafsız bakarak anlattığını kimse iddia edemez. Bunun gibi bir çok sahne yaşanan kitabı Hristiyanlık’ı kabul etmiş kimselere felsefe tarihini Hristiyanlık’a uydurma çabası olarak nitelendirebilirim. Sert olsa da bunu düşünmek için bir çok nedenim var, örneğin kitapta Hristiyanlık 100 sayfayı aşkın bahsedilirken Müslümanlık ve Budizm gibi önemli dinlerin toplamda 3 sayfayı geçmemesi. Biraz düşününce bunun yazar için yadırganacak bir şey olmadığını da farkettim. Hristiyan bir okuyucu kitlesine İsa’yı felsefede onları kızdırmadan veya sevindirerek ancak bir papaz anlatır. Yazarın objektif olmasını beklemek bazen gerçekten hata oluyor benim için. Felsefede halen etki altında kalmadan düşünmenin gerekliliğini vurgularken bunu vurgulayan kişi karşımıza bu şekilde çıkıyor.
Biraz daha geri gidersem yazarın üslubundan çok, yazarken değiştiremeceği ve kitabın konusunu teşkil eden felsefe tarihi beni etkiledi. Gerçekten de filozoflar insanları bir tavşanın tüylerinin arasında yaşayan varlıklar olarak kabul edersek, bu tüylerin en uçlarına kadar tırmanarak neler olduğunu merak eden kimseler. Dünyadaki gerçekler hakkında şaşırma duyusunu çocukluktan sonra kaybetmemek ne kadar güzel bir şey. Filozofların her zaman yadırganması, beyaz karganın peşinde koşmaları ve kimi zaman ucunda ölüm olsa da gerçeği kovalaması takdire şayan.
Kitabımız 15 yaşına girmek üzere olan Sofie adlı genç kızın posta kutusunda “Kimsin sen?” yazılı bir kağıt bulmasıyla başlar. Bu soruyu bir felsefe dersi takip eder ve felsefi bir kitaptan bekleneceği gibi ironi dolu bir son ile zevki damağımızda, felsefe tarihi için kısa bir kitabın son sayfası da kapanır.
Kitapta felsefeye aşık oldum diyebilirim. Giderek karmaşıklaşan düşünce yumağında kimi zaman çok basit örneklerle veya olaylarla o an bahsedilmekte olan felsefi düşünceyi anlaşılır kılan bir çok ayrıntı mevcut.
Olması gerektiği gibi kitap bir çok düşünürü sansürsüzce karşımıza sunuyor. “Kendini tanı, ey insan kılığındaki tanrısal soy!” diyen Ficino ‘dan “Tesadüf hayatın yaratıcısıdır.” diyen Darwin’e ve “Tanrı öldü.” diyen Nietzsche ‘ye kadar bir çok düşünür kitap boyunca bize selam veriyor. Biraz taraflı bir kitap olduğunu düşünsem de bir çok konuda ayakta alkışlanması gerek. Bu tarz düşünceleri tepki görmüş kimseleri bize sunması çok önemli. İnsanın maymundan geldiğini savunan Darwin ‘i dinlemeden olur mu öyle şey demek insanın devekuşundan geldiğini gösterir adeta. Katılsak da katılmasak da önce dinlemeli, hatta sonradan kabul edebileceimiz kapıyı açık bırakarak tehtit edercesine karşı çıkmak değil, sorgulayarak gerçeğe ulaşmaya çabalamamız gerekir. Hiçbir zaman körü körüne kendi düşüncemize kapanmamalıyız. Olayı olabildiğince sonsuzluk açısından görmeliyiz, böylece belki bir gün her şeyin ilkini, nereden geldiğimizi ve nereye gideceğimizi kesin olarak görebiliriz. Neden olmasın? Belki de inanıyorum çünkü akla aykırı demeliyiz. İnsanın özgürlüğe mahkum olduğunu düşünmeliyiz. Bakarsın bir gün Navalis’in dediği gibi “Dünya hayal olur, hayal de gerçek.” Biz her şeye açık olmalıyız.
Unutmadak eklemeliyim ki kitapla farkettiğim tanrıdaki analık doğası düşüncesini bunca yıl gözlerimi kaparcasına görememişim. Ayrıca kitabı okuldaki felsefe dersiyle karşılaştırınca gerçekten midem bulandı. Enteresan bir alıntı ile yazımızı sonlandıralım ve ben de bu sırada kitapta mimlediğim bir çok filozofun kitabını sipariş edeyim.
“Anlıyorum.”
“20. yüzyılda yaşamış bir empirst olan Bertrand Russell daha tuhaf bir örnek veriyor. Her gün çiftçi kümese geldiğinde kendisine yem verildiğini gören bir civciv sonunda çiftçinin gelişiyle kabına yem konması arasında bir ilişki bulunduğunu sonucuna varacaktır.”“Ama sonra bir gün yem verilmez, öyle mi?”
“Bir gün çiftçi gelip artık büyüyüp tavuk olmuş hayvanın boynunu koparıverir.”
“Üff… iğrenç bu.”
“Yani bazı şeylerin zaman içinde peşpeşe gerçekleşiyor olması, mutlaka aralarında nedensellik ilişkisi bulunduğunu anlamına gelmez. Felsefenin en önemli görevlerinden biri de insanların aceleci çıkarsamalara karşı uyarmaktır. Üstelik aceleye gelmiş çıkarsamalar birçok batıl inanışa da yol açabilir.”
Kitabı okumak isteyenlere kitap hakkında bilgiler:
Yazar: Jostein Gaarder , Çeviren: Sabir Yücesoy || PAN YAYINCILIK || Liste Fiyatı: 18,00 TL. || Yayın Yılı: 2008 || İthal Kağıt || 13,5×19,5 cm || Karton Kapak || ISBN:9758434572
Benzer Yazılar
Etiketler: Jostein Gaarder, Sabir Yücesoy


Eylül 18th, 2009 06:46
Ben bunu okuyalı baya zaman oldu felsefik kitapları sevdirecek,başlangıç açısından son derece uygun bi kitap ..(=