CAN yayınlarının baskısından çıkan kitaplar kesinlikle ilgimi çeker. Bunu gözüm kapalı söylemek istiyorum. İyi bulabilirim, kötü bulabilirim bu farketmez ama ilgimi çeker.
Susanna Tamaro ‘nun çok genç yaşta yazdığı Yüreğinin Götürdüğü Yere Git adlı kitabı ilginç bir çok özellik taşıyor. Kitabımız uzaklara giden torununa vasiyet mahiyetinde yazılmış ve gönderilmemiş mektupları konu alıyor. İçtenlik ve duygusallık açısından bakıldığında yaşına göre çok büyük bir kimseyi anlatan yazarımızı çok başarılı buluyorum. Mektupları bölümlemesi ve sürekli bugün, geçmiş çizgisi arasında oynaması, büyük bir olayı anlatıp o mektuba son vermesi bana tam bir diziyi andırdı. Heyecandan bir sonraki bölümü okumak istiyen okuyucuya akıcı bir kitap sunulmuş böylece. Eğer gençlinizde hatalarınız varsa yoldaş, eğer gençseniz size yol gösteren olacak bir kitap.
Kitabı okumak isteyenlere kitap hakkında bilgiler:
Yazar: Susanna Tamaro , Çeviren: Eren Cendey Yücesan || CAN YAYINLARI || Liste Fiyatı: 11,00 TL. || Yayın Yılı: 2007 || İthal Kağıt || 12,5×19,5 cm || Karton Kapak || ISBN:9755103015

Zort
Bu yazıyı yayımlamayı hiç ama hiç düşünmüyordum. Fakat gel gör ki kitabın kapanış yazısı beni o kadar etkiledi ve kendi kendime uyguladığım anlamsız sansürü farkedebildim. Sizin de farketmeniz için bir adım atmak zorunda hissediyorum.
Mizah ile ilgilenen, yayın takip eden zaten çok az bir kitle var. Hatta bir çok büyüğümüz içerisinde açık saçık olarak nitelendirdikleri doğal konulardan ötürü bizi edepsizlikle, terbiyesizlikle suçluyorlar. Takip ettiğim Uykusuz dergisinin doğum günü olması sayesinde Uykusuz ekibinden Memo Tembelçizer ‘in bir kitabının çıktığı duydum ve hemen aldım. Arka kapağında çıplak bayan çizimi ve kitapta hayatın içersinden bolca da küfür vardı. Ne yalan ki, hayatın içersinden diye bahsedebileceğim konulara farklı bakış açılarıyla gülünç yaklaşımlar getiriyordu. Satın aldım almasına ama gizli saklı okuyordum. Biri eline alsa içini açtırmadan kapıyordum falan. Utanıyordum işte. Sanki başkasının düşüncesi çok önemliymiş gibi ona kendini mükemmel göstermeye, aslında toplumun tanımladığı mükemmel kavramına benemeye çalışıyordum.
Nasıl oluyor da dünyanın en önemli konularından biri olan cinselliği bu kadar küçümsemişiz? Bazı şeyleri ne yazık ki korkarak yaşamısız. Belki bölük pörçük olarak kafamdaki düşünce yumağını sizi yansıtmaya çalıştım ama önyargılarınızı kaldırarak, bir adım daha benden tarafa gelip ‘Acaba ne demeye çalışıyor?’ diye düşünürseniz kendinizden parçalar yakalamanız, bu kitapla benim gibi saatlerce gülmeniz ve molasızca bitirmeniz mümkün. İnsanın kendi kendini sansürlemesi ne acıymış öğrendim.
Bu konuyu kapatmadan biraz da içerikten söz edelim. Kitabın en beğendiğim bölümü ünlülerin sözlerini içerikle bütünleştirmeleri. Akabinde kelime oyunlarıyla farklı bakış açılarını önüne seren bir yaklaşıma ek olarak zamanında yaşadığın ama kendini sıradışı veya utanç hissettiğin durumlar karşında olacak. Ayrıca mükemmel bir tasarım olduğunu da ekleyelim.
Bahsettiğim kapanış yazısı karşınızda.
BİR TAKIM ÖZGÜRLÜKLERİ SAVUNACAĞIM
AMA ELALEM NE DER DİYE SAVUNAMIYORUM
Eğer on yaş daha yaşlı bir kişi olsaydım bambaşka biri olabilirdim. On yıl daha önce doğsaydım 80 darbesi çocukluğuma, Özal dönemi de ergenliğime denk gelmezdi. Özal döneminde çıkan muzır yasası -yani küçükleri muzır neşriyattan koruma kanunu- tam da benim çocukluktan çıkıp ergenliğe girdiğim yıllara tesadüf etmezdi. P.rno tanımında her hangi bir neşriyatın zaten ulaşamadığı ücra memleketlerde ikamet etmekte olan ben, gözümün bacak-g.t-meme’den başka şey görmez ve görmek istemez hale geldiği yaşlarda, gazetelerdeki üç kuruşluk bikinili hatun fotoğraflarından bile mahrum kalmazdım. Eğer on yıl daha yaşlı olsaydım, darbeyi ve sonrasında üniversitedeyken yahut yeni çalışmaya başladığım sıralarda yaşamış olurdum ve belki özgürlük mücadelesini bir örgütenme mücadelesi olarak görür, yaşar, hisseder ve benimserdim. Tüm benliğim g.tteyken, g.tün yasaklanmasıyla kendi benliğimden şüphe etmek zorunda kalmaz, benliğimi kurtarmak adına tüm ilgimi basındaki g.t yasağını kınayan haberlerin takibine vermezdim. Eğer TRT yayınladığı her filmdeki en ufak öpüşme sahnelerini bile kesiyor olmasaydı, Betty Blue sinemada ancak yargıtay kararıyla oynayabiliyor olmasaydı ve filmlerin kesilmeleri ve yasaklanmaları gazetelerde haber haline gelmeseydi, “memleket meselesi” deyince benim aklıma belki g.t yasağı değil de grevler, çatışmalar, savaşlar geliyor olurdu. Böyle olsun isterdim de, o zaman belki kendi kderdimle böyle tek başıma ve yapayalnız kalakalmazdım.
Evet, maalesef böyle olmadı; darbeyi ben t.şşaklarıma yedim. Dünyanın en önemli olayını kesilen filmler, sansürlenen gazete ve dergiler olarak bilip öğrendim. Özgürlük mücadelesini ifade özgürlüğü mücadelesi olarak, onun da en merkezi noktasını cinselliğin ifadesinin özgürlüğünü mücadelesi olarak bilip öğrendim. O şekilde yaşadım ve hissettim.
İçinizden “İyi b.k yedin” mi diyorsunuz? “Özgürlük deyince s.kinin özgürlüğü bellediysen yanılmışsın dostum” mu diyorsunuz? Cinselliği keyif, cinsellikle ilgili özgürlükleri savunmayı arsızlık olarak mı görüyorsunuz? İnternette siyasi sitelerin engellenmesini önemsemek dururken porno sitelerin engellemenesini önemsemeyi düşündük mü sanıyorsunuz? Siyasi derneklerin kapatılmasına karşı durmaya politik olmak, eşcinsel derneklerin kapatılmasına karşı durmaya lüpmen olmak mı diyorsunuz? Memlekette ve hatta dünyada insanlar ölüyorken, insanlar işkence görüyorken, insanlar köle gibi çalıştırılıyorken benim gibi s.kiyle t.şşağıyla meşgul olanları küçümsüyor musunuz, hor mu görüyorsunuz?
Siz küçümseyedurun, sizin yerinize önemseyenler var. Öyle ki onlar kim s.kini tutsun kim tutmasın diye parlamentolarda toplanıp kanunlar çıkarırlar. Siz cinsel özgürlükleri temel özgürlüklerden saymayadurun, onlar cinsel özgürlükleri kısıp açmak suretiyle bireylerin toplumsal rollerini ve toplumsal hiyerarşinin yapısını belirlerler. Siz cinselliği bir hak değil bir keyif olarak değerlendiredurun; dün motosiklete ek vergi geldiğinde zengin oyuncağı deyip onu da küçümsemiştiniz, bugün fotoğraf makinesine gelen aynı ek vergiye itiraz edecek takatiniz yok mu? Siz hak ile keyif olarasındaki ince çizgide oyalanırken onlar çizgiyi diledikleri yöne çekiverirler. Siz p.rno site yasağına karşı duranları ot.zbirci diye küçümseyedurun, onlar pornoyu yasaklayarak yasaklamanın meşruiyetini ele geçirirler. Siz p.rno tüketeni de üreteni de aşağılayadurun; onlar balık tutarken tayt giyen kadını p.rnocu, onu beğenip göz ucuyla bakan erkeği ot.zbirci sınıfına sokarak sizin aşağılama listenizi sizin bile haberiniz olmadan genişletiverirler. Siz bütün p.rnocuları çocuk p.rocusu sanadurun, onlar çocuk p.rnocusunu engellemek iddiasıyla toptan pornoyu yasaklayarak sizin yüreğinize su serperler; diğer yandan sigortasız çocuk işçi çalıştırabilmek çin ellerinden geleni yaparlar. Siz kadının başını önemseyin kıçını önemsemeyin, onlar her kisini de sizin yerinize önemsemekle kalmaz, kaç çocuk doğuracağına kadar ayrıntısını bile belirlerler. Siz basında cinsel içerikli yayınları küçükseyedurun; onlar, zararlı içerik tanımlamaları gayet muğlak bırakılmış yasalar sayesinde, olacağın cinsel içeriği zararlılıkla itham edip, kendileriyle karşıt görüş taşıyan ama suç teşkil etmeyen yayınları çok güzel susturabilirler. Onlar ki sizin ayıbınızı sizden iyi bilenlerdir. Onlar ki her ne yapıyorlarsa sizin cinselliğe bakışınızdaki ayıpçılığa dayanarak ve cinsel özgürlükçülere bakışınızdaki küçümsemeye yaslanarak yapanlardır. Onlar ki entelektüel tartışmayı “Yoksa ibn. misin?” , “Yoksa pez.venk misin?” diyerek profesyonelce baltalayanlardır. Onlar ki sizin hak aramak için her kalkışmanızda ayıp yerlernize “cücc.k hareketi” yaparak sizi gerisin geriye yerinize oturtanlardır. Onlar ki gençleri zararlı neşriyetattan korumak bahenesiyle çıkarttıkları yasalarla sadece ve ustalıkla kendi varlıklarını koruyanlardır.
Siz küçümseyedurun; dün bu memleketin Toramanlı Karagöz’ünü müzelerin depolarında çürümeye terkedenler, bugün bu topraklara ait taş haykellerin ayıp yerlerini bezlerle örtecekler, yarın tarihi balçıkla sıvamayı başaracaklardır. Onlar, -ormanlar hakkında olsun, bilimsel kurumlar hakkında olsun, yahut cinsellik hakkında olsun- öne sürüp sürüp geri çektikleri yasaları, taşı delen su damlaları gibi, toplumun başlangıçtaki direncini yavaş yavaş eriterek hayata geçireceklerdir. Siz geçmişte t.şşaklarınıza gelen darbenin sahibini bugün koruyucunuz sanadurun; onlar dün diz darbesiyle bugün yumruk darbesiyle vuracaklar, istikrarla, değişmeden kalacaklardır.
Sizler dostlarım, aman küçümsemeye devam edin. Aman ha özgürlük savunayım derken ibn. yahut pez.venk olmayın. Cinselliksiz ve cinsiyetsiz mücadelenizin gururuyla başınızı dik tutun. Başınız dik halde ufka bakarken rakibinizden t.şşaklarınıza beklemediğiniz ani bir diz darbesi alıp iki büklüm yere kapaklandığınızda ise sakın ola üzülmeyin. Üzülmeyin çünkü tarihin hükmü bir kuşak sürer. T.şşaklarına darbe almış gençlik kendini toparlayıp ayağa kalkana kadar iki kuşak geçmiş olur bile. Ortalıkta “eskiden annem mini etek giyermiş” diye anlatan dede kalmadığında, yeni kuşak kendi durumunu kıyaslıyabileceği her hangi bir şey hatırlamıyor olacak; toplumu ezelde beri o anki gibi sanacak. Sadece t.şşakları anlam veremediği bir şekilde sızım sızım sızlıyor olacak, o kadar…
Memo Tembelçizer
Kitabı okumak isteyenlere kitap hakkında bilgiler:
Yazar & Çizer: Memo Tembelçizer || Yayınevi: Mürekkep Basın Yayınları || Liste Fiyatı: 9,00 TL. || Yayın Yılı: 2009 || 14×20 cm || 1. Hamur || ISBN:6054173020

Otisabi
Yılmak Aslantürk’ün ‘Dokunaklı temaslar’ alt başlığıyla bizlere sunduğu çizgi kitap Uykusuz çizgi dizisinde yer alıyor. Kitapta cinsellik amaçlı çapkınlık yapan ve genellikle amacına ulaşan, uzun paltolu farklı bir kişiliğin her sayfada farklı bir macerasıyla karşılacaksınız.
Bayanlar böyle şeyleri okumaz diye düşünenler olabilir ama eklemek istiyorum ki bu kitabı bir bayan bana önerdi ve aldıktan sonra başka bir bayan da beğendiğinden kitabıma el koydu. Onların sıradışı olduğunu düşünüyorsanız ben bu olayda şaşırılacak bir şey olmadığını söyliyeyim.
Benim Yılmaz Aslantürk hakkında düşüncelerim ‘Uykusuz 2 Yaşında Ya ben?’ başlığıyla çizdiği sayfada oturdu. Aynı Zort’un kapanış yazısı gibi mükemmel bir çizgi sayfa oluşturmuş ve şu sıralar 45 yaşında olduğunu çizdikçe gençleştiğini, yine de gençlere yabancılaştığını, rahatsız olduğu durumları içtenlikle bizlerle paylaşmış. Siz onun hakkında ne düşünüyorsunuz bilmem ama Uykusuz 104. sayıdaki o sayfaya da bir göz atın.
Kitabı okumak isteyenlere kitap hakkında bilgiler:
Dokunaklı Temaslar || Yazar & Çizer: Yılmaz Aslantürk || Yayınevi: Mürekkep Basın Yayınları || Liste Fiyatı: 14,00 TL. || Yayın Yılı: 2009 || 14×20 cm || 1. Hamur || ISBN:6054173037

Selçuk Erdem 3
Unplugged alt başlığından vazgeçerek Erdil Yaşaroğlu gibi numaralandırmaya başlaması bence iyi olmuş. Bir karikatür kitabını anlatmak gerçekten zor ama genel hatlarıyla karikatürlerin ortak yanlarından bahsetmeye çalışacağım. Selçuk Erdem ‘i çizerken kendi kendiyle konuşan ve özellikle de hayvanlarla uğraşan biri olarak tanıyorum. Şu sıralar kendisi Penguen dergisinde yazıyor ve yedinci yaş özel sayısının ekinde otobiyografi niteliğinde Serlçuk Erdem ‘in yazısına ulaşabilirsiniz. Benim Asteriks’ler hakkındaki bölümü çok hoşuma gitmişti.
Neyse toparlayalım; başta koyunlar olmak üzere bir çok hayvanı rahatsız eden, tarihi olaylara dem vurarak kırıp geçiren ve ara ara da olsa uzaylıları kızdıran bu adam işi biliyor.
Kitabı okumak isteyenlere kitap hakkında bilgiler:
Yazar & Çizer: Selçuk Erdem || Yayınevi: Boyner Yayınları || Liste Fiyatı: 14,90 TL. || Yayın Yılı: 2009 || 21×28 cm || 2. Hamur || ISBN:9789757004592
Her kitap bir yaşanmışlıktır, hatıradır. Her kitapta bir yolculuğa çıkarız ve eğer dönebilirsek döndüğümüzde artık aynı olamayacağızdır. Zaman zaman eski bir dostla sohbet etmek isteyenler kitaplarını birarada tutmak isterler. Hem o sadık dostların bir eve de ihtiyacı vardır. İşte “Kitaplık” bölümümüzde ilham verici olmasını umarak beğendiğim kitaplıkları tanıtacağım.
Fakat sizleri şimdiden uyarayım. Alışılagelmiş şeylerle işimiz olmayacak. Olabilidiğince sıradışı, ilham verici tasarımlar sunmaya gayret edeceğim. Eğer paylaşmak istediğiniz fikirleriniz varsa ‘İletişim‘ sayfamızdan bize ulaştırılabilir.
Kütüphane Tarihi
Belli bir sisteme göre düzenlenen kitap ve benzeri materyallerin toplandığı, saklandığı, okuyucu ve araştırmacıların istifadesine sunulduğu yer. Kütüphane tarihi hakkında ayrıntılı bilgiyi Kütüphane – Vikipedi ‘den edinebilirsiniz.
Zar Adam kitabının devamı niteliğinde ama Zar Adam ‘ı okumamışların dahi okuyabileceği bir şekilde yazılmış olan kitabımız Zar Adam Luke Rhinehart’ın borsacı ve dolayısıyla kaosu kontorlü altına almaya çalışan oğlu etrafında geçiyor.
Konumuz ilk kitaptaki gibi ana kişiliğimizin yükünün altında kalmış, içimizde bulunan her türlü kişilik parçasına fırsat vermeyi ve böylelikle kişiliksizliği kişilik haline getirmeyi amaçlayan bir felsefe.
Zar Adam kitabındaki hikaye kurgusuyla para kazanmak, çok satan kitap yazmak arzusuyla yazıldığını düşünüyorum. Hatta ilk kitabı okumayanlar da yabancılık çekmesin diye sürekli ilk kitaptan bölümleri hatırlatması sıkıcı olmasına da neden olmuş. Tabi güzel bir filmin neden ikincisi çekilmesin diyenler de olabilir ama bu benim fikrim.
Kitabı zevksizce, ilk kitaptaki kelimelerle ama akarcasına ve aynı zamanda yeni bir şeyler çıkabilir şüphesiyle merakla okuyordum. Sonunu bilerek sadece gerçekleşmesini bekleyerek zaman kaybı yaşadım diyebilirim.
İtiraf etmek gerekir ki bazı bölümlerinde dumur bir film izliyormuşum izlemine kapıldım. Özellikle FBI’ın yaptıklarını dalga geçiyorcasına anlatmaları filmlerden bildiğim FBI izlenimlerime yeni bir boyut getirdi. Ayrıca borsa hakkında birkaç şey de öğrendim. Şirin üçlemelerden de -’hayır, hayır, hayır’ veya ‘okur, okur, okur’ gibi – oldukça zevk aldım.
Benim konu hakkında düşüncem önemli şeyleri riske atmadan neden olmasındır. Ayrıca kitapta da geri adımsal olarak nitelendirdiğim ve kesinlikle katıldığım bir ayrıntı da şu: “Bir adam kaybederken, işinde veya cansız ilişkilerinde, her şeyi şöyle bir sallamak için şansı işin içine sokmak anlamlıydı.”
Kitabın arka kapağında da alıntı güzel ironi yapılmış ama yayınevine de imla hataları konusunda eksi notum var.
Kitabımızın içeriğini bir alıntıyla sizlere sunuyorum ve varın sonunu siz tahmin edin.
Zar Adam isimli kitabı okumadıysanız kim olduğum hakkında bilgi sahibi olamazsınız ama önemli sorun değil. O kitap benim tarafımdan yazıldı ve ben ana hatlarıyla gerçeği anlatmıştım. Gerçi abartmış olduğum şeyler de vardı ancak yine de gerçekleri anlatmıştım.
Tabii benim bakış açıma göre.
Kitap, bütün kararlarımı zar atarak almaya, psikiyatrik hastalarımı farklı birer kişiye dönüştürüp zar hayatına saptırdığım ve eski hayatımı havaya ıçurup moleküllerine ayırmaya nasıl karar verdiğim hakkındaydı.
Şu an baktığınız kitapta ise öykü kaldığı yerden devam etmiyor. Yaklaşık olarak yirmi yıl sonrasına atlıyor. Bu, çoğunlukla benim oğlum Larry ve onun beni bulmak için peşime düşmesini ve bana vermek istediği mesajı ile ilgili. Oğlum birçok arkadaşım ve takipçilerim ile karşılaştı ve kafası karıştı. O biraz kendi öyküsünü anlatıyor, ben biraz kendi öykümü anlatıyorum ve entelektüel okuyucuyu uyanık tutmak için kitaba günlüklerimden bazı alıntılar serpiştirdim. Güzel bir kitap oldu.
Luke Rhinehart
Kitabı okumak isteyenlere kitap hakkında bilgiler:
Yazar: Luke Rhinehart , Çeviren: Nihan Yeğengil || Yayınevi: Pegasus Yayınları || Liste Fiyatı: 20,00 TL. || Yayın Yılı: 2009 || İthal Kağıt || 13,5×21 cm || Karton Kapak || ISBN:6055943721
Felsefeyi öğrenmek isterim ama ders kuru kuruya gitmez, sıkılmamam için de kurgu olsun diyorsanız ki ben bunu düşünerek almıştım, almanızı önerebileceğim bir kitap. Hemen baştan söyliyeyim kitap mükemmel olsa da kurgu olsun dediğim kısmı düşündüğüm gibi değildi. Ben felsefe ile ilgili Sofie adlı genç kızın sorular sorarak tüm felsefi tarihi olmasa da büyük bir kısmı kendisinin yol alacağını düşünüyordum, fakat olay çok daha karmaşık bir kurgu halinde karşımıza çıkıyor.
Felsefe tarihini en başından özel özel ele almasına rağmen gerçekten kısa bir kitap. Yazarımız Jostein Gaarder ‘ı bu konuda tebrik etmek gerek, konuyu inanılmak bir şekilde öz olarak ele almış. Ayrıca Sabir Yücesoy ‘u da anlaşılır, yalın Türkçeleştirme konusunda tebrik etmek gerekiyor.
Kitabı genel anlamda ele aldığımızda taraflı bir bakış açısı olduğunu farketmemek imakansız. Örneği bir pazaz bana Hristiyanlık’ı anlatırsa, olaya tarafsız bakarak anlattığını kimse iddia edemez. Bunun gibi bir çok sahne yaşanan kitabı Hristiyanlık’ı kabul etmiş kimselere felsefe tarihini Hristiyanlık’a uydurma çabası olarak nitelendirebilirim. Sert olsa da bunu düşünmek için bir çok nedenim var, örneğin kitapta Hristiyanlık 100 sayfayı aşkın bahsedilirken Müslümanlık ve Budizm gibi önemli dinlerin toplamda 3 sayfayı geçmemesi. Biraz düşününce bunun yazar için yadırganacak bir şey olmadığını da farkettim. Hristiyan bir okuyucu kitlesine İsa’yı felsefede onları kızdırmadan veya sevindirerek ancak bir papaz anlatır. Yazarın objektif olmasını beklemek bazen gerçekten hata oluyor benim için. Felsefede halen etki altında kalmadan düşünmenin gerekliliğini vurgularken bunu vurgulayan kişi karşımıza bu şekilde çıkıyor.
Biraz daha geri gidersem yazarın üslubundan çok, yazarken değiştiremeceği ve kitabın konusunu teşkil eden felsefe tarihi beni etkiledi. Gerçekten de filozoflar insanları bir tavşanın tüylerinin arasında yaşayan varlıklar olarak kabul edersek, bu tüylerin en uçlarına kadar tırmanarak neler olduğunu merak eden kimseler. Dünyadaki gerçekler hakkında şaşırma duyusunu çocukluktan sonra kaybetmemek ne kadar güzel bir şey. Filozofların her zaman yadırganması, beyaz karganın peşinde koşmaları ve kimi zaman ucunda ölüm olsa da gerçeği kovalaması takdire şayan.
Kitabımız 15 yaşına girmek üzere olan Sofie adlı genç kızın posta kutusunda “Kimsin sen?” yazılı bir kağıt bulmasıyla başlar. Bu soruyu bir felsefe dersi takip eder ve felsefi bir kitaptan bekleneceği gibi ironi dolu bir son ile zevki damağımızda, felsefe tarihi için kısa bir kitabın son sayfası da kapanır.
Kitapta felsefeye aşık oldum diyebilirim. Giderek karmaşıklaşan düşünce yumağında kimi zaman çok basit örneklerle veya olaylarla o an bahsedilmekte olan felsefi düşünceyi anlaşılır kılan bir çok ayrıntı mevcut.
Olması gerektiği gibi kitap bir çok düşünürü sansürsüzce karşımıza sunuyor. “Kendini tanı, ey insan kılığındaki tanrısal soy!” diyen Ficino ‘dan “Tesadüf hayatın yaratıcısıdır.” diyen Darwin’e ve “Tanrı öldü.” diyen Nietzsche ‘ye kadar bir çok düşünür kitap boyunca bize selam veriyor. Biraz taraflı bir kitap olduğunu düşünsem de bir çok konuda ayakta alkışlanması gerek. Bu tarz düşünceleri tepki görmüş kimseleri bize sunması çok önemli. İnsanın maymundan geldiğini savunan Darwin ‘i dinlemeden olur mu öyle şey demek insanın devekuşundan geldiğini gösterir adeta. Katılsak da katılmasak da önce dinlemeli, hatta sonradan kabul edebileceimiz kapıyı açık bırakarak tehtit edercesine karşı çıkmak değil, sorgulayarak gerçeğe ulaşmaya çabalamamız gerekir. Hiçbir zaman körü körüne kendi düşüncemize kapanmamalıyız. Olayı olabildiğince sonsuzluk açısından görmeliyiz, böylece belki bir gün her şeyin ilkini, nereden geldiğimizi ve nereye gideceğimizi kesin olarak görebiliriz. Neden olmasın? Belki de inanıyorum çünkü akla aykırı demeliyiz. İnsanın özgürlüğe mahkum olduğunu düşünmeliyiz. Bakarsın bir gün Navalis’in dediği gibi “Dünya hayal olur, hayal de gerçek.” Biz her şeye açık olmalıyız.
Unutmadak eklemeliyim ki kitapla farkettiğim tanrıdaki analık doğası düşüncesini bunca yıl gözlerimi kaparcasına görememişim. Ayrıca kitabı okuldaki felsefe dersiyle karşılaştırınca gerçekten midem bulandı. Enteresan bir alıntı ile yazımızı sonlandıralım ve ben de bu sırada kitapta mimlediğim bir çok filozofun kitabını sipariş edeyim.
“Anlıyorum.”
“20. yüzyılda yaşamış bir empirst olan Bertrand Russell daha tuhaf bir örnek veriyor. Her gün çiftçi kümese geldiğinde kendisine yem verildiğini gören bir civciv sonunda çiftçinin gelişiyle kabına yem konması arasında bir ilişki bulunduğunu sonucuna varacaktır.”
“Ama sonra bir gün yem verilmez, öyle mi?”
“Bir gün çiftçi gelip artık büyüyüp tavuk olmuş hayvanın boynunu koparıverir.”
“Üff… iğrenç bu.”
“Yani bazı şeylerin zaman içinde peşpeşe gerçekleşiyor olması, mutlaka aralarında nedensellik ilişkisi bulunduğunu anlamına gelmez. Felsefenin en önemli görevlerinden biri de insanların aceleci çıkarsamalara karşı uyarmaktır. Üstelik aceleye gelmiş çıkarsamalar birçok batıl inanışa da yol açabilir.”
Kitabı okumak isteyenlere kitap hakkında bilgiler:
Yazar: Jostein Gaarder , Çeviren: Sabir Yücesoy || PAN YAYINCILIK || Liste Fiyatı: 18,00 TL. || Yayın Yılı: 2008 || İthal Kağıt || 13,5×19,5 cm || Karton Kapak || ISBN:9758434572
Perşembe, Eylül 24, 2009
Yorum Yok