A A
RSS

Arşiv | Ocak, 2010

Doğan Cüceloğlu Semineri

Bursa Büyükşehir Belediyesi tarafından düzenlenen seminerde, ünlü yazar Doğan Cüceloğlu, “İnsan İnsana Bir Gelecek İçin İletişim, Aile ve Başarı” konusunda bilgiler verdi, deneyimlerini paylaştı. Bursa halkına yönelik olarak Özel Final Okulları işbirliğiyle düzenlediği seminer, Tayyare Kültür Merkezi’nde gerçekleştirildi.

Kendisinin daha önce çeşitli yazılarını okumuştum, öğrencisi olduğum dershanemin de kurumsal danışmanı olduğundan rahatlıkla haberim oldu ve ben de bu seminere katıldım. Genel anlamda Amerika ‘dan tabansız bir şekilde övgüyle bahsedilmesi ve bunun bir çok defa tekrarlanması seminerin kötü yönüydü. Doğan Cüceloğlu’nun Amerika’da yaşamış olmasının etkisi olabilir fakat bunun da yaklaşık 15 yıl kadar önce olduğunu düşününce bu etkiden çok kabullenişin tesiridir diye düşünüyorum.

Doğan Cüceloğlu hakkında görüşlerim sahne arkasında kendisiyle tanıştıktan sonra yerine tam anlamıyla oturdu. Sorularını sormak için değil merak ettiğinden ve sahnedeki tavırlarının halka hitaben olduğunu çeşitli sempati toplayan oyunların bir profesyonel ruh hali olduğunu, aslında daha içten biri olduğunu düşündüm. Evet, sahnedeyken tüm izleyicilere ilkokul çocuğu gibi ‘cık cık cık’ lattırmıştı ve bir yerden sonra sürekli seyircilerin ‘cık’laması beni rahatsız etmişti fakat bunun da bir nevi bağ olduğunu düşünmemiştim.

Sahnede yanlış olan şeylerin doğrularını anlatmaya pek vakit bulamamıştı, bunu da bir eksik kabul edebiliriz. Mesela aile bireylerimize vakit ayırmamız gerektiğini bir çok vakit ayırmayanların düştüğü halle örneklendirdi fakat mükemmel olarak nitelendirebileceğim bir aile tablosu çizmedi, bu üstü kapalı bir eksikti. Çünkü vardığımız noktanın farkında olmamız gerekir. Benim düşündüğüm içtenliğini yakalyabilmek için sahnede olduğu kadar sahne arkasındaki kişiliğini de yakalayabilmenizdir. Sahnede halka hitaben gündelik bilgileri veren Doğan Cüceloğlu, sahne arkasında size ayıracağı birkaç dakikada sizin dünyanıza adım atarak en ummadığınız noktaları yakalıyor ve anlattıkları hayatınızda kullanabileceğiniz ayrıntılar katıyor size.

Şunu söylemeliyim ki karşımdaki kişinin bana nasitlar verebilecek bir düzeyde olmasını olup olmadığını yokladım her kelimesinde, cümlesinde. Belki de kişisel bir saldırıydı bu. Kendimi cepheleyerek konuşmasını dinledim ve belki de her cümlesinin altında bir şey aradım. Ama zaman geçtikçe gözündeki gülümsemeyi ve içtenliği gördükçe ruh halim yumuşadı. Söylediklerinden ne kazanabilirim demeye başladım ve benim için ciddi anlamda kazançlı bir buluşma oldu. Kendisini daha da yakından tanımak için elimden geleni yapacağım. Umarım siz de tanışma fırsatı bulursunuz.

Doğan Cüceloğlu kimdir?

İstanbul Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nden mezun olduktan sonra ABD’de Illinois Üniversitesi’nde Bilişsel Psikoloji (algılama, düşünme, iletişim) alanında doktorasını yapan Doğan Cüceloğlu, daha sonra Türkiye’de İstanbul Üniversitesi, Hacettepe Üniversitesi ve Boğaziçi Üniversitesi’nde görev yaparak, Fulbright bursuyla bir yıl süreyle Berkeley’deki Kaliforniya Üniversitesi’nde ziyaretçi öğretim üyesi olarak çalışmalarda bulunmuştur. 1980 – 1996 yılları arasında ABD Kaliforniya Eyalet Üniversitesi, Fullerton’da görev yapan Cüceloğlu’nun kırkı aşkın Türkçe ve İngilizce bilimsel makalesi yayınlanmıştır. 1996 yılından bu yana Türkiye’de üniversite öğrencilerine, öğretmenlere, ana babalara ve iş adamlarına yönelik seminerler ve konferanslar vermeye, televizyon programları yapmaya ağırlık vermiştir. Türk insanının düşünce, duygu ve davranışlarını bilimsel psikoloji kavramları içinde inceleyen on üç kitabı yayınlanmıştır.

Suskunlar

Bazı kitapları eleştirmeye gücüm yetmiyor. Üslubuyla, içeriğiyle ölçüp tartmaya çalışsam da yükün altında eziliyorum ve sözlerim havada kalıyor. Kitabın son sayfasını çevirdiğim halde sanki ilk sayfasındaymışım gibi yüreğimde yeniden başlamış hissediyorum, hiç bitmemesini istiyorum. Çünkü ayrılmak gerçekten zor. İşte İhsan Oktay Anar’ın kalemiyle ‘Suskunlar’ kitabı da böyle bir kitaptı benim için. Yazarın imzaladığı bir kitaptan okumak da beni ayrıca mutlu etti.

Eflâtun rengi hayaller kuran bir “suskun”un sözleridir, bu roman. İşittiğini gören, gördüğünü dinleyen, dinlediğini sessizliğin büyüsüyle sırlayan ve tüm bunların görkemini hikâye eden bir adamın alçakgönüllü dünyasına misafir olacaksınız, satırlar akıp giderken. O ise, muzip bir tebessümle size eşlik edecek, sessizce… Sayfaları birer birer tüketirken, benzersiz erguvanî düşlerin “gerçekliği”nde semâ edeceksiniz ve bu düşlerden âdeta başınız dönecek.
Hayat kadar gerçek, düş kadar inanılmaz bu dünyanın tüm kahramanlarının seslerini duyacak, nefeslerini hissedeceksiniz. Çünkü Suskunlar, sessizliğin olduğu kadar, seslerin ve sözlerin, yani musikînin romanıdır. Sonsuzluğun derin sessizliğinin “nefesini üfleyen” ve ona “can veren” bir adamın hayallerinin ete kemiğe bürünmüş kahramanları, en az sizler kadar gerçektir; ya da siz, en az onlar kadar bir düş ürünü… Bağdasar, Kirkor, Dâvut, Kalın Musa, İbrahim Dede Efendi, Rafael, Tağut, Veysel Bey ve diğerleri… Onlar, sessizliğin evreninden İhsan Oktay Anar’ın düş dünyasına duhûl ederek suskunluklarını bozmuşlardır.
Bir meczûp aşkı tattı, bir âşıksa aşkına şarkılar yazıp ruhunu maviyle bezedi; diğeri, kaybolduğu dünyada bir sesin peşine düşerek kendini buldu. Nevâ, belki de, herkesin âşık olduğu bir kadının pür hayâliydi. Hayâlet avcısı, kendi ruhunu yakalamaya çalıştı. Zâhir ve Bâtın ise, zıtlıkların muhteşem birliğinde denge bulan iki ayrı gücün cisimleşmiş hâliydi.
Suskunlar’ı okuduktan sonra aynaya bakmak, yansıyan aksinizde gerçeği görmek, gördüğünüzü işitmek ve duyduklarınızla sağırlaşıp susmak isteyeceksiniz. Sayfalar tükenip bittiğinde, kim bilir, belki de “suskunlar”dan biri olacaksınız…

Kitabı okumak isteyenlere kitap hakkında bilgiler:
Yazar: İhsan Oktay Anar || İletişim Yayınevi || Liste Fiyatı: 18,00 TL. || Yayın Yılı: 2009 || İthal Kağıt || 13×19 cm cm || Karton Kapak || ISBN:9750505386

Baba’nın Dönüşü

 Baba'nın Dönüşü  Kapak (Yazar:  Mark Winegardner   , Çeviren: Özlem Gültekin ) 1999 yılında ‘Baba‘ nın yazarı olan ve babaların babası (father of The Godfather) olarak nitelendirebileceğim Mario Puzo ‘nun ölümünden sonra 2002 yılında Random House Yayınevi ‘Baba’ nın devamını yazması için uzun bir yazar arayışının ardından Mark Winegardner ile anlaştı.  Böylelikle Mario Puzo’nun efsanevi romanındaki bir takım eksik noktalar tamamlanabileceği gibi efsaneye yeni bir imgeleme getirecekti.

Florida Eyalet Üniversitesi’nde porfesörlük ve yaratıcı roman yazma programı yönetciliği yapan ve kitapları New York Times Book Review, Chicago Sun-Times ve USA Today tarafından yılın en iyileri arasına seçilen Mark Winegardner, eşi ve ailesiyle birlikte Talahasseee, Florida’da yaşıyor.

Kitabı öncelikle korkarak elime aldım. Çünkü ‘Baba’nın Dönüşü’ yanlış bir yazarın elinden çıkan ve kitabın içimdeki yerini al aşağı edebilecek bir roman da olabilirdi. Efsanelere bir şeyler eklemek ne kadar iyidir bilemiyorum. Bu konuda uzun süre tartışabiliriz, ama hepimiz kabul edebiliriz ki bu büyük bir risk. Kitabın tanıtımı ve başlangıç tablosu inanılmaz derecede akıllıca. ‘Baba’ daki 2 yıl sonra gibi ifadelerin kullanıldığı yerler belirlenmiş ve orijinal kurguda eksiklik hissedilen bilgiler bu alanlara ustaca yerleştirilmiş. Ayrıca kurgu genişletilmiş ve Mario Puzo’ya tamamen bağlı kalarak, hatta onu altyapı alarak daha da iyileştirilmiş. İnanılmaz karmaşık yapısı olan bu kitabın tanıtımında ‘Baba’yı okumadan da anlayabilirsiniz gibi bir ifade geçiyor. Böyle bir hata yapmamanızı şiddetle söylüyorum. Yüzlerce karakterin ardarda sıralandığı, kaynağının neresi olduğunu anlamadığınız bir sürü duygusal hikayerelerle başbaşa bulursunuz. Bu nokta çok önemli.

Üsluba gelirsek hangi noktada neye dikkat edilmesi gerektiğini rahatlıkla göz önüne seren kısaca işini bilen bir yazar. Özelikle enteresan benzetmeleri (işerkenki gibi hissedilen ürperti, bir plağın üzerindeki şarabın titreşimi gibi bakış ..vs) benim hoşuma giden yönü oldu. Ayrıca Mario Puzo’nun Don Vito’nun çocukluğuna indiği gibi, bu kitapta da Don Michael’ın çocukluğuna iniyoruz ve çeşitli yerlerde Mario Puzo’nun sahnelerini sadece ortamdaki bir diğer karakterin gözünden yaşıyoruz. Sadece bakış açısını değiştirerek duruma yepyeni bir yorum getiriyor. Mark Winegardner’ı tebrik ediyorum. Fakat bir efsaneye dokunulduğundan dolayı halen sonuçların iyi mi yoksa kötü mü olduğu konusunda şüpheliyim.

Yazıyı sonlandırmadan kitaptan bir alıntıyla sizi başbaşa bırakıyorum. Alıntıya da dikkat ederseniz “Baba’nın Dönüşü” nde gerçek tarihi detayların yaratıcı bir tarzda kullanıldığını görebilirsiniz.

Yirmi daire ajanı, çevreyolu üzerindeki bir kamyon parkında gri renkli hükümet Chevrolet’lerinin içersinde harekete hazır bir şekilde oturmuş, telefon çalmasını bekliyorlardı. Chevrolet’lerin arkasındaki kiralık araçalarda bir grup fotoğrafçı ve muhabirden oluşan basın, hatta Albany’den gelen bir radyo görevlisi vardı.

Bundan sonra olanlar Amerika’daki her tanınmış gazetenin manşetinde ve Life dergisinin kapağında yer aldı. Aradan geçen uzun yıllara rağmen, haberi okuyan çoğu insan olayı hatırlayacaktı: O beyaz çiftlik evine yapılan baskın ve onların getirdiklerini gören yetmiş garip adamın kaçışıp etrafa dağılması.

Fotoğraflar ünlülere aitti: İpek takım içersindeki kilolu adam ve ormanlık araziye doğru koşan beyaz fötr şapkalar.
(…)
Eyalet polisi sanki göldeki en büyük balığı yakalamış gibi sırttı. Adamlar en yakın eyalet polisi merkezine götürüldü ve -neyle suçlandılar? İşte bu büyük bir soundu. Durum oldukça kötü görünüyordu, çiftlik evinde bir araya toplanmış onca adam, ama asıl kötü olan ortada herangi bir suç olmamasıydı. Alkol, Tütün ve Silah Dairesi ajanı New York gazetesine “Bu gösterişli elbiseler giymiş İtalyanların ülkenin çeşitli yerlerinden buraya sırf domuz kızartmak için gelmediklerini söylemek hiç de yanlış olmaz.”dedi.
(…)
Ünlü avukatlar sahneye çıktılar.
(…)
Çoğu kişi Mafya ve La Cosa Nostra deyimlerini hayatlarında ilk kez işitti. Uluslararası bir suç sendikasının hayal dahi edilemez nitelikteki hikâyeler ortalıkta uçusmaya başladı. Birçok gazete başlığında şu kelime geçiyordu; sendika. Bu Amerikalıları rahatlatacak bir kelime değildi. İnanılmaz derecede matematiksel bir tanımdı ve Amerika öyle matematiksel bir ülke değildi.

Kitabı okumak isteyenlere kitap hakkında bilgiler:
Yazar: Mark Winegardner , Çeviren: Özlem Gültekin || İNKILAP KİTABEVİ || Liste Fiyatı: 29,50 TL. || Yayın Yılı: 2005 || İthal Kağıt || 13,5×19,5 cm || Karton Kapak || ISBN:9751024013

Esrarengiz Palyaço

Osman Erdoğan’a ‘Esrarengiz Palyaço’ adlı kitabını bana yolladığı için öncelikle teşekkür ediyorum, yerli yazarlarımızın eserlerini okumak ve kendimce incelemek benim için gurur kaynağı.

Kitabın içeriğine geçmeden önce yayımevi tarafından stratejik bir çok hata yapıldığını söylemem gerekiyor. Ben kendi başıma kitap arıyorsam, hani bir kitapcıda geziyorsam kitabı seçmemdeki en büyük etkenlerden biri kapağıdır. Yani kitap kapağının tasarımı, arka tarafındaki tanıtım yazısı ve yazı şekli gerçekten önemli. Esrarengiz Palyaço serinin ilk kitabı.  Alternatif Sanat Dizgi Tasarım Yayımcılıkdan, Osman Erdoğan’ın serisinin devamı hariç başka bir kitap almayı kesinlikle düşünmüyorum. Kimi sayfaların silik veya kayık olarak çıkması, yazı karakterinin birkaç sayfa kağıt parasını kâr etme uğruna küçücük basılması karşılığında beni kaybettiler.

Kitabımızın içeriğine gelirsek, Çehov tarzında insanı alıp götüren bir edebiyat var. Sosyal ve psikolojik olarak karakterleri, mekanları aktarma konusunda o kadar iyi ki koca kitap boyunca bir kahve eşliğinde yoldan karşıya geçisini bu yöntemle size öyle güzel anlatabilir ki ne olup bittiğini anlamazsınız. Beni bu konuda etkilemeyi başardı. Durum hikayesini kitabın her sayfasında görmek mümkün. Bunun yanında birinci kitap havasında olmayan bir eser. Çünkü benim aradığım bir gerçeğin peşinde koşan kişinin neyi amaçladığını bilmektir. Yani iki öge de aynı kitapta anlatılıyor diye ikisi arasında bir bağ kurabiliriz. Fakat yazar bu iki ögeyi karakter açısından kuramaz. Bize somut kanıtlar ya da en azından şüpheler gerekir ki kitapta hiçbir gerekçe göstermeksizin birkaç olayı birbirine kenetlemesi beni hayal kırıklığına uğrattı. Belki serinin devamında bu ögeleri toparlayarak bizler sunacak, belki aklında yazarın başka planlar var. Bunları bilemem, fakat burada önemli olan serinin diğer kitaplarınna tam anlamıyla bağlı kalmadan kitabın ayrı bir bütün olarak insanı tamamlaması, bir şeyleri aydınlatmasıdır. Her kitabın bir yolu vardır. Belirli bir noktaya gelince bu yol karanlıktan kurtulur ve elinizde tuttuğunuz kitabın sonraki sayfasını yolda bir adım daha atabilmek için okursunuz. Bu ktabın yolunda ikinci kitabı okumak için yeterli neden yok.

Biranda heyecanlanan kitabın hayatın görünmeyen yaralarını ortaya çıkarmak gibi özelliği var. Aile içi çatışmalar, organ mafyaları gibi konuları palyaçonun adımlarıyla hissediyorsunuz. Hani klasik bir öge vardır, paylaçonun gözyaşları.. Kitabımızdaki palyaçonun bu göz yaşlarını anlamlandırmaya yönelik bir çalışması olduğunu hissedebiliyorum.

Kitapta dikkatimi çeken bir başka nokta ise kendi üslubunu yönetememesi oldu. Öncelikle resmi ve hatta ciddi bir anlatımla başlayan kitabın halkı da kimi zaman normalde olamayacak kadar resmi konuşturması (paylaçonun tanıştığı veli, köfteci) kimi zaman da yolda rastladığı kişilere laz & romen ağzını uygun görmesi sanki kitabın ortasına bir anlatım bozukluğu gibi oturuyor.

Kitapta bir takım hatalar görebilmek mümkün elbette, her kitapta görebildiğimiz gibi, ama bu kitaptaki durum anlatımları için seriye zevkle devam edeceğim. Umarım yazarımız yolunu önceden çizmiştir. Çünkü oluşturduğu geniş alanda  kendini kaybedebileceği gibi devlşeyerek sesini tüm ülkeye de duyurabilir. Bir alıntıyla yazımı sonlandırıyorum.

… Palyaço, dümdüz bir vadinin ortasında uzayıp giden yolda, geride bırakacağı bütün görüntülere dalgın ve düşünceli bir halde bakınıyor, bir yandan arabasını sürerken, diğer yandan da birbiriyle ilişkilendirdiği sebep ve sonuçlardan kurduğu türlü denklemlerle, kendindeki yabancıyı bulmaya, bu yabancının zoruyla girdiği yolu görmeye ve vardığı noktayı anlamaya çalışıyordu.

Palyaço’nun davranışlarındaki zarafet ve ancak büyük bir pandomim ustasından beklenilecek nitelikteki güçlü yüz ifadeleri, ani duygu değişikliklerini gösterebilmek için yaptığı geçişleri ve üzgünlükle mutsuzluk arasındaki ince detayları belirgin kılma başarısı, onda Palyaço’yu daha yakından tanımak için heyecanlı bir merak uyandırmıştı.

“Peki ya ondan sonrası?” diye sordu kendi kendisine “ondan sonrasını bana gördüğüm ve anladığım şeyler gösterecek. Hiçbir şeyi tam olarak bilip anlayamadığımız bu dünyada, aklımızın bize göstereceği dar, patika yolda yürüyüp gitmekten başka yapılacak bir şey yok,” diyordu içinden…

Kitabı okumak isteyenlere kitap hakkında bilgiler:
Yazar: Osman Erdoğan || Alternatif Sanat Dizgi Tasarım Yayımcılık ||Liste Fiyatı: 10,00 YTL. || Yayın Yılı: 2009 || İthal Kağıt || 14×20 cm || Karton Kapak || ISBN:9786056095702

Troya

Geçtiğimiz günlerde Anadolu Ateşi’nin son gösterisi olan Troya’nın dünya turnesine çıkmadan önceki son gösterisindeydim. Gösteriden bahsetmeden önce kısaca sizlere Anadolu Ateşi’nden bahsedeyim. Anadolu Ateşi, Mustafa Erdoğan’ın sanat yönetmenliğindeki Türk dans topluluğudur. Siz onları Anadolu Ateşi (Fire Of Anatolia), Dansın Sultanları (Sultans of the Dans) olarak duymuş olmalısınız. Şunu söylemeliyim ki sahnedeki performanslarını gördükten sonra aldığınız zevki karşılaştıracak bir öge bulamıyorsunuz. Karadeniz oyunuyla dünyanın en hızlı dans eden grubu olarak Guiness Rekorlar Kitabına giren ekibe odaklanınca yaptıklarının kültürlerinden kopmayan idealist dansçıların içtenliğiyle oluşan şeyler olduğunu görüyoruz.

Son gösterileri olan Troya’ya gelirsek, Anadolu’nun bağrından kopan ve Homeros tarafından yazdılığı sanılan efsaneyi dansın diliyle bizlere anlatıyorlar. Televizyondaki veya internetteki fragmanlarından dolayı büyük bir beklentiyle gittim ve biraz da aklımda gösterinin en iyi sahneleri fragmandakilerlerdir, şimdi basit bir gösteri çıkabilir karşıma şeklinde düşünceler vardı. Bizlere verdikleri gösteri açıklamasının ardından ışıklar söndü ve daha gösteri başlayalı dakika olmadan isteyebileceğim her şeyi gördüm. İnanılmaz bir ritim yakalayarak alkışlamaktan ellerim kızarmış halde ilk perde kapandı. İkinci perdeye geçerken aldıkları ücretin ilk perdeye ait olduğunu, ikinci perde ücretinin de 10 katı olduğunu söyleseler eminim ki kimsenin itirazı olmaz, hatta herkes mantıklı derdi. Daha önce sahnede görmediğim teknolojinin sınırlarını zorlayan kimi zaman da doğa üstü diyebileceğim şekilde tekrarlanan şeyler gördüm. Hatta bir sahnede arkamdan Matrix’de bile böyle sahne yok dedikleri duydum. Ve bunları öyle güzel sundular ki, öyle iyi çalışmışlar ki nasıl tarif edeyim bilemiyorum.

Troya 120 dansçıyla, 80 kişilik bir orkestranın çaldığı Yücel Erdem’in müziklerinin yanına dünyaca ünlü 3 virtüözün ve birçok profesörün, yetkilinin, sanatçının desteğiyle karşımıza çıkıyor. Öğrendiğim kadarıyla 250 kişilik danscı ekibiyle gösteri aynı anda iki farklı ülkede de sahnelenebiliyormuş. 4 milyon avroluk bir maliyetin söz konusu olduğu bu muazzam gösteride şöyle dönüp baktığımda neredeyse sahnedeki her kişiye bir izleyen düşüyor.

Kendilerine rakip olarak yine kendilerinin gösterisi olan Anadolu Ateşi’ni alan ekibin verdiği emeği hayal edemiyorum. Çünkü sürekli bir adım atmak, Troya’nın Anadolu Ateşi’nin gölgesinde kalmamasını sağlamak için gerek gezilerle, gerek tarih dersleriyle Troya’yı Troya’lı olarak hissedebilmek ve aktarabilmek adına gereken tüm çaba gösterilmiş. Barışçı bir Troya mesajı ortaya koyulan gösteriyle birkaç kasandra denemesinin dışında Türkiye’de ortaya koyulan ilk eser ki dünya da İzmir’li Homeros ‘un İlyada ve Odessa eserlerinden edinilen bilgilerlerin ağır yükünden dolayı Troya’yı işleyen toplam eser sayısı bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar az. Bu kadar ciddi bir yükü omuzlayan ve Türk’ün adını yıldızlara bir kez daha taşıyan ekibe nasıl teşekkür etsem azdır. Troya’nın 3188. yılında 8 metrelik bir Troya atını da sahneye çıkaran gösteri aslında 2 versiyon olarak yazılmış. Antik mekanında Çanakkalede dev bir platformda gerçek atlarla sahnelenmesi düşünülen gösterinin diğer versiyonun da Mısır piramitlerinin önünde Anadolu Ateşi’ni oynayabilmeleri gibi hayalden öte bir düşünce olduğunu bilmek gerekiyor.

Derkenar
“Vatan sağ olsun.”

Selami Çavuş
(Dumlupınar denizaltısı, 3 Nisan 1953) (Son Sözleri)

RSS Kitap 'ı Desteklemek ister misin?


Birlikte bir adım daha atabilmek için canımıza can katın, Destek Olun!
Şu An Ne Yapıyor?
    Okuyor;
  • İlyada - Homeros
  • Sonraki okuyacağı;
  • Odysseia - Homeros
  • Takipte;
  • K Dergi (Yayından kaldırıldı!)
  • Penguen (Haftalık)
  • Uykusuz (Haftalık)
  • NTV Tarih (Aylık)
  • CNBC-e (Aylık)
  • CNBC-e Business (Aylık)
  • İzdiham (Mevsimlik)
Okumak İstediğim Kitaplar
İlgi duyduğum ve ileride imkan bulursam satın almak istediğim ve akabinde eleştireceğim kitaplar;
  • Semerkant - Amin Maalouf
  • Monte Kristo - Alexandre Dumas
  • Kadından Kentler - Murathan Mungan
  • Araf - Elif Şafak
  • Baba ve Pi* - Elif Şafak
  • Bit Palas - Elif Şafak
  • Mahrem - Elif Şafak
  • Pinhan - Elif Şafak
  • Şehrin Aynaları - Elif Şafak
  • Med-Cezir - Elif Şafak
  • Beşpeşe - Murathan Mungan/ Celil Oker/ Pınar Kür/ Faruk Ulay/ Elif Şafak
  • Sicilyalı - Mario Puzo
  • Güle Güle Godot - Ferhan Şensoy
  • Hacı Kom - Ferhan Şensoy
  • Ayna Merdiven - Ferhan Şensoy
  • Ferhantoloji - Ferhan Şensoy
  • Hacı Komünist - Ferhan Şensoy
  • Oteller Kitabı - Ferhan Şensoy
  • Tarihin İzinde - Prof. Dr. İlber Ortaylı
  • Yediler Kırklar 6 / Dünki Türkiye Dizisi - Mustafa Necati Sepetçioğlu
  • Bu Atlı Geçide Gider 7 / Dünki Türkiye Dizisi - Mustafa Necati Sepetçioğlu
  • Geçitteki Ülke 8 / Dünki Türkiye Dizisi - Mustafa Necati Sepetçioğlu
  • Darağacı 9 / Dünki Türkiye Dizisi - Mustafa Necati Sepetçioğlu
  • Ebem Kuşağı 10 / Dünki Türkiye Dizisi - Mustafa Necati Sepetçioğlu
  • Sabır 11 / Dünki Türkiye Dizisi - Mustafa Necati Sepetçioğlu
  • Gece Vaktinde Gündönümü 12 / Dünki Türkiye Dizisi - Mustafa Necati Sepetçioğlu
  • Cevahir ile Sadık Çavuş'un Buğday Kamyonu 1 / Bugünki Türkiye Dizisi - Mustafa Necati Sepetçioğlu
  • Karanlıkta Mum Işığı 2 / Bugünki Türkiye Dizisi - Mustafa Necati Sepetçioğlu
  • Güneşin Dört Köşesi 3 / Bugünki Türkiye Dizisi - Mustafa Necati Sepetçioğlu
  • Ejderha Dövmeli Kız - Stieg Larsson
  • Pi* Fantazi - Luke Rhinehart
Kitaplığımdan Tozlu Sayfalar
Kitaplığımda bulunan ve ileride imkan bulursam okuyup akabinde eleştireceğim kitaplar;
  • Bütün Kozmokomik Öyküler - Italo Calvino
  • Don Carlos'un Öğretileri & Savaşçının El Kitabı - Victor Sanchez
  • Rüyacı & Büyücülerin Dünyasına Giriş Töreni - Florinda Donner
  • Faust - Johann Wolfgang Goethe
  • Limon Ağacı - Sandy Tolan
  • Kayıp Gül - Serdar Özkan
  • Suç ve Ceza - Dostoyevski
  • Aklı Bir Karış Havada - Susanna Tamaro
  • Ceset Kokan Kadınlar - Zeki Kayahan Coşkun
  • Güller Kırmızıdır - James Patterson
  • Vadideki Zambak - Honore de Balzac
  • Çikolata Kaplı Hüzünler - Canan Tan
  • Sana Gül Bahçesi Vadetmedim - Joanne Greenberg
  • Tanrılar Okulu - Stefano E. D’Anna
  • Sergüzeşt - Samipaşazade Sezai
  • Siyasetname - Nizamül Mülk
  • Ölüler Evinden Anılar - Dostoyevski
  • İnsancıklar - Dostoyevski
  • Çatı / Dünkü Türkiye Dizisi - Mustafa Necati Sepetçioğlu
  • Diriliş Çanakkale 1915 - Turgut Özakman
  • Viva La Muerte! - Alev Alatlı
  • Diriliş - Lev N. Tolstoy
  • Karamazov Kardeşler - Fyodor Mihayloviç Dostoyevski
  • Budala - Fyodor Mihayloviç Dostoyevski
  • Goriot Baba - Honore de Balzac
  • Hanımın Çiftliği - Orhan Kemal
  • Notre- Dame'in Kamburu - Victor Hugo
  • Romeo ve Juliet - William Shakespeare
  • Vadideki Zambak - Honore de Balzac
  • Bilimin Arka Yüzü - Adrian Berry
  • Türk Korkusu - Özlem Kumrular
  • Bir Gölgenin Peşinde - Georges Ifrah
  • Masumiyet Müzesi - Orhan Pamuk
  • Diksiyon & 10 Derste Güzel Konuşma Sanatı - Mehmet Kaplan
  • Görünmeyen - Paul Auster
  • Frankenstein - Mary Shelley
  • Savaş ve Barış - Lev N. Tolstoy
  • Araba Sevdası - Recaizade Mahmut Ekrem
  • Binbir Gece Masalları - Sadık Yalsızuçanlar
  • Bir Atın Hikayesi - Mark Twain
  • Budala Fyodor - Mihayloviç Dostoyevski
  • Çocukluğum - Lev N. Tolstoy
  • Devlet - Platon(Eflatun)
  • Dönüşüm - Franz Kafka
  • Efendi ile Uşak - Lev N. Tolstoy
  • Kültür ve Dil - Mehmet Kaplan
  • Eylül - Mehmed Rauf
  • Genç Werther'in Istırapları - Johann Wolfgang Goethe
  • Gençliğim - Lev N. Tolstoy
  • Goriot Baba - Honore de Balzac
  • Hacı Murat - Lev N. Tolstoy
  • Haldun Taner Kabare - Haldun Taner
  • İdam Mahkumunun Son Günü - Victor Hugo
  • İki Şehrin Hikayesi - Charles Dickens
  • İvan İlyiç'in Ölümü - Lev N. Tolstoy
  • Kibarlık Budalası Sevda Doktoru - Moliere
  • Kumarbaz - Fyodor Mihayloviç Dostoyevski
  • Mantıku't-Tayr - Feridüddin Attar
  • Maupassant Seçme Hikayeler - Guy de Maupassant
  • Notre Dame'in Kamburu - Victor Hugo
  • Ölü Canlar - Nikolay Vasilyeviç Gogol
  • Öteki Ben - Fyodor Mihayloviç Dostoyevski
  • Robinson Crusoe - Daniel Defoe
  • Seçme Hikayeler - Anton Çehov
  • Sevgi Neredeyse Tanrı Oradadır - Lev N. Tolstoy
  • Vatan Yahut Silistre - Namık Kemal
  • Venedik Taciri - William Shakespeare
  • Yeraltından Notlar - Fyodor Mihayloviç Dostoyevski
Lütfen önerilerinizi benimle paylaşınız.(İletişim)
Sosyal Medya'da RSS Kitap
RSS ile abone
olmak ister misin?
Twitter takipçisi
olmak ister misin?
Facebook'ta beğeniyor
olmak ister misin?

RSS Twitter Facebook

Soru Sor

Twitter

Twitter - Beni takip etmek için tıklayınız.

    Bilgilendirme

    Site kısa bilgilendirme ikonu
      Sitemiz Rıza Selçuk SAYDAM 'ın okuduğu kitapları günler, aylar ve hatta yıllar geçse de ileride dönüp bakabileceği, kendi üslübundaki değişimleri farkedebileceği, fikirlerindeki, bakış açılarındaki genişlemeleri kayda alabileceği bir blogdur. Sıkılmayın, okuyun ve lütfen yorumlayın.