23 NİSAN Atatürk’ü Anma ve Çocuk Bayramı || Bu sene ikincisini hayata geçirmeye başlanan Türkiye’nin en büyük kollektif sosyal medya sorumluluk kampanyasıyla RSS Kitap olarak bu yıl da 23 Nisan’da hem o günün anlam ve önemini yaşatmak, hem de çocuklara yazma ve paylaşma sevgisini aşılamak için siteyi de çocuklara bırakıyoruz.
Yukarıdaki görseli 10 yaşında olan Batı Doğa Kaya RSS Kitap okuyucuları için hazırladı.
İçten dünyalarını bizlere sunduğu için Batı Doğa Kaya ‘ya ve UNICEF, Tohum Otizm Vakfı, İstanbul Mimar Sinan Okulları ve tüm dünya çocuklarına kucak dolusu sevgiler! ((:
“Sizler hepiniz geleceğin bir gülü, yıldızı ve ikbal ışığısınız. Memleketi asıl ışığa boğacak olan sizsiniz. Kendinizin ne kadar önemli, değerli olduğunuzu düşünerek ona göre çalışınız. Sizlerden çok şey bekliyoruz.”
Mustafa Kemal Atatürk
Kimi insanlar farklıdır. Değişkendirler. Hatta tıp literatürüne göre bu tip insanların çoğuna bipolar bozukluk teşhisi konulur. Bu insanlar normal yaşamaktan keyif almazlar her daim bir heyecanın ortasında kalmak onlar için bir şezlonga uzanıp kitap okumaktan daha keyiflidir. Hatta birçoğunun öylesine garip hayalleri vardır ki bunları dostlarına bile anlatamazlar.
Mesela sıradan bir hayat sürerken gündüzleri, her gece bambaşka biri olarak sokaklara çıkıp bambaşka tecrübeler yaşamak isterler. Gündüz sıradan bir memur, bir garson, bir öğretmen ya da bir işportacı iken, bir gece zenne, bir gece ipe sapa gelmez bir dolandırıcı, bir gece kumarbaz, bir gece gözünü kırpmadan en masumları dahi öldürebilecek bir katil, bir gece bir hayat kadının göğsünde huzur arayan yaşlı bir adam, bir gece cambaz, bir gece kambur bir dilenci olmayı hayal ederler.
Jerzy Kosinski, işte tam da bu insanların hayal gücüne seslenen bir kitap yazmış: “BOŞLUK”
Boşluk’ta farklı bir gizli servis ajan’ının inanılmaz farklı maceraları yer alıyor. Ama kitabı elinize alırken sıradan düz bir roman okuyacağınız izlenimine kapılmayın çünkü sanki çok samimi bir arkadaşına anlatıyormuş gibi anlatmış yaşadıklarını Jerzy. Hani uzun süre görüşmediğiniz bir dostunuzla oturursunuz da onsuz geçen günlerde neler yaptığınızı anlatmaya koyulurusunuz ama bir süre sonra sürekli daldan dala atladığınızı fark edersiniz. İşte bu kitabı okurken de aynı hisse kapılıyorsunuz bir olay daha kapanmadan, aklınızda hala soru işaretleri varken bambaşka bir hikayenin içinde buluyorsunuz kendinizi.
Her ne yaparsa yapsın bu ajan her görevinde, her hikayesinde fotoğraf çekmeye ve kayak yapmaya meraklı biri olarak karşımıza çıkıyor.
O kadar garip bir dille ve o kadar içten yazılmış bir kitap ki okurken bu kitap asla bir mesaj veremez diye düşündüğünüz anlar bile olabiliyor. Ama o garip ajan bize mükemmel dersler veriyor her deneyiminde.
Küçük bir ders ve tabi ki alıntı ;
Geçenlerde sokakta karşıdan karşıya geçerken ayağı kayan bir kadının karşıdan gelmekte olan bir taksinin geçeceği yolun ortasında yere kapaklandığını görmüştüm. Kadın ayağı kaydığı anda haykırmıştı. Küçük makinemle olayın nasıl geliştiğini saptamıştım. Omzu ve boynu arabanın ön çamurluğuna çarpmış ve bir iki metre kadar da sürüklenmişti. Hemen kadının yanına koştum. Çevresine toplananlar ona yardım etmeye çalışırken bende her taraftan kadının resimlerini çektim amacım, çarpışma anında tekerleklerin duruşunu ve açısını, arabanın kadının vücuduna çarptığı yerleri tam olarak saptamaktı. Polis ve cankurtaran gelene kadar üç rulo film kullanmıştım. Taksi şoförüne kazanın fotoğraflarını çektiğimi söylediğimde, savunması için resimlere çok ihtiyacı olacağını belirtti. Adını ve adresini verdi, bende kendisini arayacağıma söz verdim.
Sonra da polise çarpışmanın fotoğraflarını çektiğimi, dava açmak istedikleri takdirde kadının ailesine bunları vermeye hazır olduğumu söyledim. O sırada cankurtarana taşınan kadının adını ve adresini hemen verdiler.
Evde filmleri banyo edip, bazı fotoğrafları büyüttüm. Taksi şoförünün suçsuzluğunu en iyi biçimde doğrulayacak olanları seçtim: bunlar, kadının yaya geçidinden geçmediğini ve yüksek topuklu ayakkabı giydiği için kaydığını gösteriyordu. Yol ıslak, kaygan ve biraz eğimliydi. Fren izleri de taksinin izlemesi gereken yolun dışına çıkmadığını ortaya koyuyordu.
Kadının yakınlarına postaladığım resimlerde ise, onun karşıdan karşıya geçmekte olduğunu fark etmeyen şoförün dikkatsizlik yüzünden çarptığı görülüyordu. Kadın yolun ortasındaki düz çizginin kenarında sanki taksinin geçmesini beklerken arabanın çamurluğunun çarpmasıyla dengesini kaybedip düşmüş ve kaza da böyle olmuştu.
Aynı fotoğraf makinesinden çıkan fotoğraflar nasılda farklı yorumlanabiliyor. Ve düşünmemizi istediği bir durumda var aslında burada Jerzy Kosinki’nin , siz hakim olsaydınız nasıl karar verirdiniz? Ya da kendi hayatımızda karar veren bir bir merciysek şayet ne kadar objektif kararlar verebiliyoruz? …
Kitabı okumak isteyenlere kitap hakkında bilgiler:
Yazar: Jerzy Kosinski , Çeviren: Mine Üner || Yayınevi: E. Yayınevi || Liste Fiyatı: 17,00 TL. || Yayın Yılı: 2003 || İthal Kağıt || 13,5×19,5 cm || Karton Kapak || ISBN:9753900457
Konuk Yazar – Kayra ( İletişim: kayra.esra[at]gmail.com )
Bazen bir gözyaşı oluyor ardımda bıraktığım. Yitik bir şehrin sabahında sel gibi akıyor. Her yer sırılsıklam. Bastığın, adım attığın yerde hemen iz bırakıyor.Hiçbir izin silinmediği, yok olmadığı gibi bu izlerde yok olmuyor. Bazen bir damla yaş neler anlatıyor… Bazen az olan şeylerin daha fazla anlam taşıdığı çıkıyor ortaya. Şehir yavaş yavaş grileşiyor, bulanıyor ve simsiyah oluyor. Hiçbir yer tanıdık gelmiyor. Gözlerime perde iniyor ve kimseyi tanıyamıyorum. Bİr iki damla yaş içimdekileri alıp bilinmezliklere doğru yola çıkıyor. Bazen de sapasağlam bir kalp oluyor ardımda bıraktığım. Kimse benim için üzülmüyor, sevinçlerime eşlik etmiyor. Kalpleri yerinde kalıyor böylece. Benimle neler aştıklarını anlatıp anlatıp duruyorlar. Ne kadar yürekli olduklarını… Bense sadece onlara acımakla yetiniyorum. Ama susuyorum. Kendilerini tatmin etmelerine, ne kadar iyi olduklarını inanmalarına izin veriyorum. Çünkü bunlara ihtiyaçları var onların. Haksız olduklarında bile haklı oluyorlar birden. Suç benim oluyor. Susuyorum yine. Çünkü çok çaresizler. Kendilerini haklı çıkarmaları için izin veriyorum. Çıkarıyorlar. Sonrada benim kalbimi yere atıp çiğniyorlar, üstünde acımasızca tepiniyorlar. Onarmaya çalışıyorum kalbimi. Ama ben onardıkça hep birşeyler sızıyor içinden ve yıkılıyor. Her parça bir yere dağılıyor.Toplayamıyorum. Kalbimde yeri olanlar dağılıyorlar, aryorum, bulamıyorum. Böylece sapasağlam kalpler bırakarak ardımda, paramparça kalbimle gidiyorum. Bazende kendimi bırakıyorum ardımda. Ruhumu alıyorum, gidiyorum simsiyah olan bu şehirden.Bedenim kalıyor. Yaralar alıyor, acıyor ama hissetmiyorum. Yeterince yaralandığı, darbe aldığı için ruhum gün geçtikçe eriyor. Bense buna izin vermiyorum, her şeye izin veriyorum ama ruhumun yok olmasına dayanamıyorum. Çünkü ardımda bıraktığım gözyaşları en yakınımdan da aksa zamanla yabancılaşıyor. Ama ruhum olmadan olmuyor. İçinde vicdanım var…Vicdanım olmazsa eğer yitik şehirler banada yabancı gelecek, vicdanım olmazsa eğer benimde kalbim sapasağlam olacak. Buna izin vermiyorum ve amansızca çekip gidiyorum yitik şehirlerden..

RSS Kitap birinci yıl şerefine düzenlenmiş yarışmayı kazanan Büşra Kaya Malatya’da öğrenci olarak yaşıyor. Açıkcası kendisini pek tanıma fırsatı bulamasam da şu kısacık yazısından dökülen samimiyet ve duygusal havadan etkilenmemek mümkün değil.
soyadını hiç öğrenemedim. kitap tezgahımın yanındaki kafede garsondu. asıl işletmeci başka bir yerle ilgilendiği için ona emanet etmişti dükkânı. kasayı o kapatıyor, hesapları o tutuyor, geceleri de arka taraftaki duvarla mutfak konteynırı arasındaki yaşam boşluğunda yatıyordu. bir akşam güneş battıktan sonra ortalık tenhalaşmışken yanıma oturup usulca sevgi nasıl bir şey? diye sormasıyla başlamıştı arkadaşlığımız. oracıkta anlatmıştı: hastabakıcılık yapan bir kadınla tanışmışlar birkaç gün önce. bir şeyler hissetmeye başlamışken kadın ortadan kaybolmuş. bunları anlatınca her şey yerine oturmaya başladı. tezgâhımın önünde uzayıp giden plaja akşamları kafenin işleri seyrelince gelirler, güle oynaya denize girerlerdi. o zaman şehmuz abiyi tanımadığım için sadece bir resim olarak kalmış aklımda. kadını aslında hiç tanımadığını, telefon numarasını bile almadığını söylüyordu. çok üzgündü. nereden bulacaktı? bir yandan onu soruyor, akıl istiyor bir yandan da duygusal durumunu kendine açıklamaya çalışıyordu. “sen kitap satıyorsun, okumuş adamsın, sen bilirsin” diyordu, “biz okumadık, cahiliz, ne anlarız biz?” diyordu.
otuz sekiz yaşında olduğunu öğrendiğimde şaşkınlıktan uzun süre yüzüne bakmıştım. çok kısa boylu, çok zayıf, kavruk biriydi. vanlıymış. gözünüzün önüne getirebileceğiniz tipik inşaat işçilerine benziyordu. zaten kışları nerede inşaat bulursa orada çalışıyormuş. ailesi yok, kimsesi yok. bir uzmanlığı, bir mesleği de yok. ardını karıştırdığımda susuyordu. günler ilerledikçe arkadaşlığımız da ilerledi. kafa barıştırır olmuştuk. doğu insanına özgü o saflık ve ezilmişlik havası hâkimdi üzerinde. aksanı da çok sevimliydi. yirmili yaşlarında ne olduğunu öğrenemediğim bir suç yüzünden hapse düşmüş. “on sekiz yıl yattım” diyordu. on sekiz yıl. cinayetti galiba. çok sormama rağmen ne hapishane günlerini ne de mahkûmiyet sebebini anlattı. sadece çocukluğunu anlatıyordu. çok kardeşi varmış. “toz toprak içinde geçti çocukluğum” diyor, içindeki hüznü saklamak için gülümsüyordu.
kadın, hiç geri gelmedi. izini bulamadı. anlaşılan tam şansının döndüğünü düşündüğü bir anda kaybolmuştu kadın. bütün bunlara rağmen hep gülümserdi. bizim evin önünden geçmiş bir akşam. annemi görmüş. “muhterem bir hanım vardı balkonda, böyle çemberi vardı başında.” “annem” dedim. “ne güzel” dedi. kışın sitede kalmak istediğini söyledi. bazı altyapı işleri varmış. “amele lazım olacak” diyordu. “bana kalacak yer lazım” dediği anda “bizim evde kal” dedim. zaten utana sıkıla bunu söylemeye çalışıyordu. çok sevindi.
eylüle doğru, güneş portakal gibi batmaya başladı, iyicene turuncu oldu ve eskisi gibi yakmıyordu artık. tezgâhımın da kapanma zamanı gelmişti. okullar açılacaktı. usulen kira kontratı yaptık ve annemler de ankara’ya döndükten sonra eve yerleşmesi konusunda anlaştık. ben erken dönecektim. o ezik haliyle kucaklaşmıştık. “kendine bak biraz” demiştim. “çok zayıfsın” “olacak” demişti. “bundan sonra her şey daha güzel olacak.”
***
kiralar düzensiz geliyordu. sıkıntıda olduğunu anlıyordum. çoğu zaman telefonlarıma çıkmıyordu. mesaj atıyordum, cevap vermiyordu. kirayı yatırması için başka birine veriyormuş, ondan aksaklık oluyormuş diye öğrendik sonra. babam, “gidip bir baksan iyi olacak” dedi. şubatın sonunda gittim. öğlen üstü siteye ulaştım. evde bulamadım, sorup soruşturdum, “yolları kazıyorlar” dediler, “orada bulursun belki” birkaç blok ötede yapayalnız, elinde kürekle yolu kazarken buldum. daha da zayıflamış. saçı sakalı birbirine karışmıştı. çok şaşırdı beni görünce. “şu işi bitireyim eve gidelim” dedi. biraz dolaştım sonra birlikte eve gittik. “kaç aydır çalışıyorum, kooperatif paramı vermedi daha” dedi. “iş bitince vereceklermiş. çok zor durumdayım” dedi. yüzüme bakamıyordu. “kiraları da üç beş birikmişimle vermeye çalışıyorum, affet” dedi. “çok mahçubum muhterem annene karşı.” karşılıklı içimize dönmüştük. çok acımıştım ona. konuşmasına gerek yoktu aslında, benim gibi büyükşehirde apartmanlarda büyüyen biri için onu anlamak zordu. ama gözleri çok ezik bakıyordu. biraz tereyağı varmış dolapta. bana yumurta kırdı. “tereyağını bol yi” deyişini unutmuyorum. yoldan geldiğim için kendisi bir iki lokma alıp bana bırakmıştı gerisini. “ekmekle ban, iyice” diyordu. “tereyağı iyidir. gençsin sen.”
gürcü bir kadın varmış. memleketinden türkiye’ye iş bulmak için gelmiş. tek kızı memlekette kalmış. “onunla yaşamaya başladım, az sonra gelir, o da temizliğe filan gidiyor” dedi. yarım saat sonra geldi emine. asıl adı bu değil tabi ki, “ben onu söyleyemiyorum da, emine diyorum” dedi. çok garip bir yüzü vardı kadının. alt çenesi ile burnu birbirine çok yakındı. elmacık kemikleri çok çıkık. türk olmadığı anlaşılıyordu. “üniversite mezunu bu haa” dedi üçümüz birlikte otururken. “ama yaramiyor iş” dedi emine. biri doğu türkçesiyle biri rus turist gibi konuşan iki insanı kader bizim evde bir araya getirmişti. “bunların memlekette herkes üniversite mezunu bilir misin? ama hepsi buraya geliyor. o trabzondaki nataşalar filan hep üniversite mezunu” diye bağıra bağıra konuşuyordu şehmuz abi. “ben nataşa değil, ben temizlik yapıyor” dedi emine. kahkahalara boğulduk.
o gece orada kaldım. daha güneş doğmamışken, kimseyi uyandırmadan çıktım. şehmuz abi o ayki kiranın yarısını vermişti. aslında almak istemedim ama ısrar etti. yolda çok düşündüm. belirsiz bir hayat yaşıyorlardı. anlayamacağım ama hiç anlayamayacağım bir şeydi.
***
bir daha haber alamadık ondan. telefonla da ulaşamadık. bizdeki yedek anahtarla eve girdik. gayet normaldi ev. temizlemişler, ayrılmışlardı. kiraları hiç ödeyemedi. daha önce ona kafeyi emanet eden adamı buldum. pideci açmış. “gitti o” dedi. “nereye?” dedim. “bilmiyorum, kışın akçay’daymış diye duydum. inşaatta çalışmış. sonra bilmiyorum. biraz alacağı kalmıştı bende, veremedim. kolay mı, piyasa çok durgun. para çok zor artık” dedikten sonra kocaman bir lahmacun parçası attı ağzına. çiğnerken, “görürsen selam söyle” dedi. “ayıp oldu ona da. bir yemek ısmarlarım gelirse.” kahkaha attı sonra. ağzından soğan, maydanoz parçaları saçıldı etrafa.
***
sevgi nasıl bir şey sence? aşk diyorlar ya televizyonda, nedir o? ben anlamıyorum. karı sattı gitti bizi. sevmedi mi hiç sence? yani öpüyordu ha. omzumu bile öptü billaha. şu suya girdik birlikte. sevdi sandımdı. sende aşk kitabı bulunur mu?
çok gülüngeçli okungaç olan deli defteri adlı mizah edebiyatı dergisini çıkaran muhterem zattır,filozoftur.İlk konuk yazarım olan pek sevdiğim üstada teşekkürlerimi sunuyorum.
Özel Not: Yakında deli defteri hakkında özel bir yazımız olacağını da duyurmuş olalım.
Şimdiye kadarki tüm yazılar tek bir kalemden çıkmaydı.Bunun artı ve eksileri tabiki var.Sitede birden çok yazarın olması tek düzelilikten kurtulmayı sağlaması açısından önemli.Yani her ne kadar sürekli gelişsem,kendi kendimle yarışıp gelişsem de sonuçta kişide oturan bir takım üslup özellikleri olacaktır,olmalıdır.İşte bu özelliklerin ziyaretçide oluşturabileceği sıkıcılığın önlenmesi değil sorunumuz;üslubun farkedilmesidir.
Malum RSS Kitap,kişisel bir kitaplıktır.Bu yüzden kalıcı yazar alınması da olanaksızlaşıyor.O yüzden bir çok yönden fayda sağlayacak konuk yazarlığı aktif hale getiriyorum.Tabii bir takım kıssaslarımız var.An itibariyle aklıma gelenler şunlar;
- Konuk yazar kategorisinde yazması için her ay 1 kişiye teklif yollayacağım.Bu kişi saygı duyduğum ve gerçekten başarılı insanlar arasından seçilecek.
- Eğer konuk yazarlık teklif ettiğim kişi davetimizi kabul etmez ise o ay kesinlikle başka bir davetiye yollanmayacak.Çünkü reyting kaygısı olmadan,sitemize renk katmak için yaptığımız bir etkinlik bu.
Zamanla en mantıklı olan hali alacağını umut ediyorum.Ayrıca müjdeli haberimiz de var.Bu ay için konuk yazar davetimize olumlu cevap geldi.Kim olduğu süpriz olsun.
Cuma, Nisan 23, 2010
1 Yorum